1. 'kitapsızlar: intelligent dance music and the other good things' isimli pleylistim ile tekrar huzurlarınızdayım ay dostlar.
intelligent dance music tabirini basit anlatımla ambient müziğin elektronik tınılarla girift, kompleks bir yaratıma dönüştürülmesi olarak açıklayabilirim. ama benim burada idm tabirini kullanma sebebim, gerçekten bu kişilerin birer müzik dehası olduklarına inanmamdır.
nosaj thing’i de, four tet’i de, max cooper’ı da, burial’ı da kesinlikle çağın en büyük müzik adamları olarak görüyorum. onları bir arada sunmak ve yanlarına da benzer kafadan insanları eklemek esasen planlayarak yaptığım bir şey değildi. liste kendi kendini hazırladı bir nevi.
afiyet olsun…
1- moderat - bad kingdom
2- nekropsi - daphnis
3- apparat - lighton
4- nosaj thing - lights 3
5- nils frahm - for (max cooper remix)
6- eno hyde - the satellites
7- burial - ghost hardware
8- the notwist - lineri
9- ultraista - smalltalk (four tet remix)
10- archive - bullets
11- acid washed - nautilus
BURADAN İNDİR!
BURADAN İNDİRMEDEN DİNLE!:

    'kitapsızlar: intelligent dance music and the other good things' isimli pleylistim ile tekrar huzurlarınızdayım ay dostlar.

    intelligent dance music tabirini basit anlatımla ambient müziğin elektronik tınılarla girift, kompleks bir yaratıma dönüştürülmesi olarak açıklayabilirim. ama benim burada idm tabirini kullanma sebebim, gerçekten bu kişilerin birer müzik dehası olduklarına inanmamdır.

    nosaj thing’i de, four tet’i de, max cooper’ı da, burial’ı da kesinlikle çağın en büyük müzik adamları olarak görüyorum. onları bir arada sunmak ve yanlarına da benzer kafadan insanları eklemek esasen planlayarak yaptığım bir şey değildi. liste kendi kendini hazırladı bir nevi.

    afiyet olsun…

    1- moderat - bad kingdom

    2- nekropsi - daphnis

    3- apparat - lighton

    4- nosaj thing - lights 3

    5- nils frahm - for (max cooper remix)

    6- eno hyde - the satellites

    7- burial - ghost hardware

    8- the notwist - lineri

    9- ultraista - smalltalk (four tet remix)

    10- archive - bullets

    11- acid washed - nautilus

    BURADAN İNDİR!

    BURADAN İNDİRMEDEN DİNLE!:

     
  2. Plays: 102

    anna müller’in muhteşemin de ötesinde bir vokali var; hvob’un müziğinde ise kaliteli house’un bir kaç tık ötesinde bir orijinallik var. bir kaç sene sonrasının en büyükleri arasında görüyorum onları, şu an benim için zaten öyleler. bununla birlikte bir de arkalarında muhteşem güç oliver koletzki var. bu paylaştığım şarkıda ise, hepsi birden var, daha nolsun?

     
  3. Plays: 62

    the van doos, alternatif rock dolaylarında takılan yeni bir grup. bu tarz alternatiften ziyade teenage rock gibi geliyor hep bana. amerikan gençlik filmlerinin aranan müziği kıvamında, şimdi yaşlanmış olan blink 182’nin taşıdığı ve yaşlanınca devrettiği bir bayrak. (gülücük) 

    elbette bu tarz, bizatihi eğlenceli oluyor, güneşli bir pazar günü için de ideal oluyor…

     
  4. Seyda Perinçek’ten İhsan Fetahiyan’a, Oradan Mahmut Alınak’a… Yaşamak Kolay Mı?

    seyda perinçek, 35 yaşında, mardin doğumlu bir kürt müzisyen. 800’lü rakamlarla ifade edilen yazdığı şiir ve bestelerin haricinde, inanılmaz bir haykırışa sahip, tele dokunduğu anda yürek de titreten bir adam. 

    ihsan fetahiyan, 2009 yılında iran’da idam edildiğinde 28 yaşındaydı. pjak örgütüne mensup bir kürt gerillasıydı.

    mahmut alınak, 1952, kars doğumlu avukat, siyasetçi. 90larda shp’den milletvekili iken, dokunulmazlığı kaldırılıp tutuklanan, o günden itibaren de kürt hareketi, dtp, kck, bdp’yle olan ilişkisi ve politikası nedeniyle bir hapiste bir dışarıda olan bir dava adamı.

    şimdi bu üç adamın yolu nasıl kesişmiş olabilir? her birinin kürt halkı ve siyaseti ve özgürlüğü düşüncesinde hem zemin olmaları haricinde?

    benim şeyda perinçek ile yolum, arkadaşlarım vasıtasıyla kesişti. her fırsatta çu çu nema te’yi söyleyen, sesiyle nağme yapan bir arkadaşım sayesinde keşfetmiştim. hele bir oy oy oy oy… ahh ahh ahh… bölümü vardır ki, o gırtlak nağmesiyle gözleriniz bile dolar. 

    çu çu nema te ile başlayan seyda perinçek aşkı, benim bir müziğini beğendiğin adamın, diskografisini indirmelisin takıntım nedeniyle bir araştırmaya dönüştü ve devamında çav reşa min, ay le le le, çaven te, gaba tü çü… şarkılarıyla devam etti. ve karşıma ihsan fetahiyan çıktı. seyda perinçek’in ihsan fetahiyan isimli şarkısında ne söylediğini bilmiyorum, şu an çevremde olmayan kürt arkadaşlarıma bu zamana kadar neden çevirtmediğim konusundaki salaklığım ise yeni yeni aklıma geliyor. ama şarkıyı ilk dinlediğim anda bunun bir ağıt olduğunu anlayıp, ihsan fetahiyan’ı araştırma merakını göstermiş ve iran’da idam edilen bir gerilla ile karşılaşınca pek de şaşırmamıştım. ve ihsan fetahiyan’ın ölüme giderken ki duruşu, ölümü algılayışı, kendini algılayışı, hayatı algılaşıyının sadeliğini açıkladığı idama gitmeden önce yazdığı mektubu karşısında öylece durup, anlamadığım bir ağıdı tekrar tekrar dinlemekten başka bir şey de yapamamıştım. o şarkı, o mektup:

    “gün batımında güneşin son ışınları bana bu mektubu yazmam için bir yol gösterdi. sonbaharda insanın ayaklarının altında gıcırdayan ağaç yapraklarının sesleri beni çağırıyor ve ‘bırakın dökülsünler’ diyor.

    şu an içinde bulunduğum zaman özgürlük yolunun nişanıdır. Hiçbir zaman ölümden korkmadım. ben ölümünün sıcaklığını hissediyorum ve tanıyorum. çünkü ölüm benim en eski arkadaşımdır.

    ben kirmaşan’da insanlığın çocuklarından biri olarak dünyaya geldim ve burada yaşama başladım. ben burada zulüm ve zalimi hissettim. bu nedenle bu durumdan çıkmak için çok yol kat ettim. ne yazık ki bütün yollar bana kapatılmışlardı. ben varlığım ve kimliğimden yoksun bırakılmıştım. bu nedenle sınır dışına çıkmak zorunda kaldım. ben kürdistan gerillası peşmergesi oldum.


    ben hiçbir zaman doğduğum yerden kopmadım. kendi topraklarımı bir kez ziyarete gittim ama yakalandım. bana yapılan vahşi işkenceler ve bana karşı gösterilen tavırdan bunun sonunun ölüm olduğunu anladım.


    bu ağır işkence ve içinde kaldığım tecrit koşullarından sonra, 10 yıllık hapis cezasına çarptırıldım. ama sine savcıları cezayı idama çevirdi. sine savcıları ile son karşılaşmamda, kanuni değil, siyasi olan bu cezayı uygulayacaklarını söylediler. o vakit bu cezanın siyasi olduğunu anladım.

    eğer zalim ve egemenler beni öldürmekle kürt ve kürdistan sorununu ortadan kaldıracaklarını düşünüyorlarsa, bu kof bir hayaldir. hiçbir zaman ben ve benim gibi binlerce gencin ölümü ile bu amaçlarına ulaşamayacaklardır. her ölüm beraberinde yeni bir yaşamı getirir.” (orijinali kürtçe olan bu mektuba internetten kolayca ulaşalabilir.)
    karşımızda halkı için ölen ve ölmekten zerre korkmayan, kaçmayan bir adam var ve bu adama saygı duruşunda bulunan seyda perinçek var. peki başka kimse yok mu? diye düşünüp, araştırdığımda ise karşımda sadece mahmut alınak vardı. mahmut alınak’ın güzelliğini kendi partisine en ağır eleştirileri savururken görebilirsiniz. mevzunun kürt halkı, öcalan, pkk, terör olmadığını; mevzunun özgürlük, insan hakları, barış yani insan olduğunu, bu eleştiri amaçlı yazılmış olan yine bir mektup sayesinde görebilirsiniz.
    bdp genel başkanlığına denerek yollanan, mahmut alınak / parti üyesi diye sonlanan o doğru, dürüst, temiz, gerçek, insancıl mektup:
    "konu yetersizlik nedeniyle parti merkez yürütme kurulu’nun istifa etmesi ve seçimli kurultay yapılması hk. 

    bilindiği gibi, pkk’nin sürmekte olan eylemsizlik kararı ile kürt sorununun demokratik (kansız) çözümü için büyük bir fırsat doğmuştur. buna rağmen merkez yürütme kurulumuz geçen zaman içinde basın açıklamaları dışında herhangi bir varlık gösterememiştir. yürütme kurulu’nun sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik projelerle sistemi kilitleyerek kürt sorununun demokratik çözümü için akp’yi baskı altına alamayacağı ve savaşın önüne geçemeyeceği artık gün ışığına çıkmıştır. 

    bu durum karşısında aralık ayı içinde seçimli kurultay yapılması tarihi bir görev ve zorunluluk haline gelmiştir. 

    partimizin yakın tarihi hakkında kısa bir değerlendirmede bulunacak olursak: 

    1-pkk eylemsizlik kararı verdiği halde sınır içi ve sınır dışı operasyonlar tüm hızı ile devam ediyor. ormanlar ateşe veriliyor, dağlar ve yerleşim yerleri bombalanıyor, can kayıpları oluyor. peki biz ne yapıyoruz? demeç veriyoruz. iki defa “canlı kalkan olma” kararı verdik, ikisini de yüzümüze gözümüze bulaştırdık. ilkinde operasyonlarla ilgisiz bir noktada kasrik-qasrîk boğazı’nda şırnak vali’sinin asfalt yol bitişiğinde gösterdiği yerde çadır kurduk, geceyi orada geçirdik, sabah da basına demeç verip geri döndük. halka da bunun bir canlı kalkan eylemi olduğunu söyledik. oysa dünyanın hiçbir yerinde böyle bir canlı kalkan eylemi görülmemişti. ikinci canlı kalkan eylemi ise daha tam bir felaketti. ne yapacaklar diye dünya bize dikkat kesilmişti. ama bu ikinci canlı kalkan eylemi de hayal kırıklığı ile sonuçlandı. parti yürütme kurulu lice’yi bile çıkamadı, geri döndü. geri dönüşün gerekçesi, devlet güçlerinin izin vermeyişiydi. devlet elbette izin vermeyecekti. biz devletin kurduğu barikat kaldırılıncaya kadar, coplanma, kurşunlanma ve ölme pahasına orada beklemeliydik. devlet izin vermeyince uslu uslu geri döndük. aynı şey hatay dörtyol’a gidişte de yaşandı. devlet dörtyol’a girmemize izin vermeyince de geri döndük. ya hiç yola çıkmamalıydık ya da o barikatın önünde çadır kurup günlerce, gerektiğinde aylarca beklemeliydik. 

    2-şimdi sonsuzluk uykusunda olan o melek gülüşlü meral zere’yi dava arkadaşları başlattıkları kampanya ve oluşturdukları kamuoyu desteği ile hapishaneden çıkarmayı başardılar. ama biz, meclis’te grubu olan ve milyonlarca insanın oyunu alan bir parti olarak meral zere’nin arkadaşlarının yaptığını yapmadık ve bugüne kadar tek bir hasta insanı cezaevinden çıkartamadık. ne acıdır ki, cezaevleri hakkında demeç vermekten başka hiçbir çalışma da yapmadık. pkk davasından hükümlü ismet bayhan erzurum cezaevi’nde kanser hastalığı ile cebelleşirken, durum acil olarak genel merkeze bildirildi, ama genel merkezde yaprak kımıldamadı. ismet bayhan büyük acılarla cebelleşerek cezaevinde hayatını kaybettikten sonra demeçlerin ardı arkası kesilmedi. şimdi de cezaevlerinde ölümle burun buruna olan daha pek çok mahpus var.

    türkiye hapishaneleri birer ölümevidir. hücreleri ortaçağ zindanlarındaki hücreler gibi ölü bir bir sessizlikle çevrilidir. engin çeber’in katledilişinden de belli olduğu gibi, zindanlardan tek farkı gece gündüz gözleri kamaştıran keskin bir ışıkla aydınlatılmalarıdır. buralarda beyaz ölüm hüküm sürmektedir. ruhları zincire vurulan mahpuslar diri diri kapatıldıkları bu mezarsı odalarda canlı cesetlere dönüştürülmektedir. 

    pkk davasından müebbet ağır hapis cezasına çarptırılan turgut koyuncu’nun samsun cezaevi’nde birkaç hafta önce başına gelenler yüzlerce örnekten sadece biridir. turgut koyuncu çırılçıplak soyundurularak aranmak istenmesine itiraz ettiği için ağır işkencelerden geçirildi; kolu kırıldı, yüzü gözü paramparça edildi.

    öcalan’ın imralı’da uğradığı muamelenin hukukta ve insanlıkta yeri yoktur. on bir yıldır bir tabutluktan farksız bir hücrede tek başına tutuluyor. partimiz meclis’te grup olma gücüne ve avantajına sahip olmasına rağmen öcalan’ın yasal haklarına bile sahip çıkamamıştır. televizyon izlemek, ailesine telefon etmek ve isimlerini verdiği üç kişi ile görüşmek öcalan’ın yasal haklarıdır. kardeşi mehmet öcalan geçenlerde bir saatlik görüş hakkının ancak yarısını kullanabildiklerini söyledi. devlet 11 yıldır öcalan’a bu yasal ve insani haklarını vermiyor. imralı’da kürtçe konuşmak hala yasak. öcalan’ın insani ve hukuki haklarını savunmak için pkk’ye sempati duymak ya da kürt olmak gerekmiyor; insan ve demokrat olmak yeterli nedendir. biz parti olarak öcalan’a bu yasal hakları kullandıramıyorsak ve böyle kolay bir meselenin üstesinden bile gelemiyorsak, kendimizi gözden geçirmeliyiz. böyle bir yürütme kurulu kürt sorununun kansız çözümünde iktidara hangi irade ve direngenlikle baskı yapabilir? 

    3- geçenlerde şırnak milletvekili sevahir bayındır’ı koltuk değnekleri ile meclis grup toplantısına girerken görünce utandık, üzüldük, suçluluk duyduk. suçluluk duyduk, çünkü sevgili bayındır altı ay yatağa çivili kalırken iç işleri bakanı ile vali koltuklarında keyif çattılar. evet, sevahir bayındır altı ay boyunca bağlı kaldığı yatağında acılar içinde kıvranırken onlar makamlarının tadını çıkarıyorlardı. peki biz ne yaptık? biz demeç verdik. oysa ne pahasına olursa olsun o iç işleri bakanı’nı istifa ettirmeliydik. dünyayı dar etmeliydik akp’ye. biz bunu yapmadık, o cılkı çıkmış diyalog adına defalarca iç işleri bakanı’nın ayağına gittik, elini sıktık, çayını içtik. 

    4-meclis başkanı meclis’te yaptığı konuşmada, “hiçbir milletvekilinin bu kürsüde devlet aleyhinde konuşması haddi değildir” dediği halde, genel merkez yöneticilerimiz güya diyalog kaygısıyla koşarcasına onun düzenlediği kokteyllere katıldılar. cumhurbaşkanı’nın anti kürt ve anti özgürlükçü tavrı ortadayken, genel merkez yöneticilerimiz onun düzenlediği resepsiyonlara huşu içinde katılıyorlar. 

    5-genelkurmay, sözde güvenlik gerekçesiyle pek çok yerleşim alanını yasak bölge olarak ilan etti ve etmeye devam ediyor. peki biz ne yapıyoruz? biz ankara’da demeç veriyor ve o bir türlü açılmayan diyalog kanallarını güya zorlamaya çalışıyoruz! oysa ülkemizin o toprak parçaları yasak cenderesinde tutulduğu sürece yatağımızda uyumak bize haram olmalıydı.

    6-eskişehir belediyesi yarattığı şehircilik projeleri ile birkaç ay önce bbc televizyonuna günlerce haber oldu. ne yazık ki bizim belediyeler dünya basınına giremediler. neden? çünkü yürütme kurulumuz belediyelerimizin önüne herhangi bir devrimci proje ve program koymadı, koyamadı. oysa halk bu belediyeleri bize kazandırmakla tarihi bir fırsat yarattı. her belediyemiz halkı yönetime katan yerel bir parlamentoya dönüştürülebilirdi. belediyelerimiz özerk birer cumhuriyet gibi çalışabilirdi; ekonomik, sosyal, siyasal, idari, dil, kültür… her alanda özerk bir cumhuriyetin işlevini yerine getirebilirdi. belediyelerimiz halkı yönetime katarak dünyaya parmak ısırtan projeler sergileyebilir ve kendi bölgelerini birer demokrasi cennetine dönüştürebilirdi. evet, öyle görkemli projeler oluşturup uygulamalıydık ki, dünya bizi incelemeye gelmeliydi. belediyecilikte dünya belediyecilik tarihine geçerek, ezilen öteki dünya halklarına örnek olabilirdik. peki biz ne yaptık? geçenlerde meksika’da yapılan dünya belediyeler birliği başkanlık seçiminde belediye başkanlarımız genel merkezin talimatı ile gidip akp’li kadir topbaş’a oy verdiler. bu nasıl bir siyaset, nasıl bir muhalefet anlamak mümkün değil!

    7-bugün kürtçe ’nin kullanılması için çok elverişli bir ortam oluşmuştur. ne var ki ortaya çıkan bu imkanı da değerlendiremedik. meclis kürsüsünde kürtçe konuşabilmek için tüm dünyanın sempatisini kazanacak ve “haksızlığın bu kadarı da fazla” dedirtecek projeler geliştirebilirdik. ama yapmadık. aynı şey milletvekili yemini için de yapılabilirdi, ama yapılmadı. 

    8-başta recep tayyip erdoğan olmak üzere öteki parti milletvekilleri türklüğü dillerinden düşürmeseler de, türk halkı esasında meclis’te temsilcisizdir. biz imkansızı başararak ezilen türk halkının temsilciliğini ve sözcülüğünü de üstlenebilirdik. islam dinini makam ve zenginlik için basamak yapan ve aslında dinle ilgisi olmayan akp’yi teşhir ederek inançlı kesimin de alternatifi olabilirdik. 

    ve yürüteceğimiz kurumsal diri bir muhalefetle mangalda kül bırakmayan başbakan’ı kıskaca alıp diyarbakır’da masaya oturmak zorunda bırakabilirdik. ne acıklı bir haldır ki, başbakan lütfedip ne zaman çağırdıysa koşarcasına ayağına gittik. 

    9-partimizde iç demokrasi lafta bile yoktur. aykırı fikirlere nefes aldırılmıyor. genel başkan ve genel merkez yöneticileri formalite seçimlerle seçilmektedir. kurultay ve delegelerin iradesi hiçe sayılıyor. kimin genel başkan, kimlerin genel merkez yöneticisi olacağına partinin en yüksek karar organı olan kurultay değil üç beş kişi karar veriyor. bin bir güçlük ve masrafla ankara’ya gelen kurultay delegeleri önlerine koyulan listeleri noter gibi onaylayıp memleketlerine dönmektedir. milletvekilleri, belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve il genel meclis üyeleri de seçimle değil merkez yoklaması ile belirlenmektedir. partililer ve halk da mecburen sandığa gidip bu adaylara oy vermektedir. parti için demokrasi olmadığı için binlerce yetişkin kadro atıl hale gelmiştir. parti ve halk iradesini hiçe sayan bu uygulama en başta partiye ve halka zarar vermektedir. bu haliyle olsa olsa köle bir toplum yaratabiliriz ki, buna hakkımız yoktur. 

    10- iran faşist molla rejimi ihsan fetahiyan’ı idam edince genel merkeze yazılı olarak başvurulup birleşmiş milletler binası önünde hayat hakkı nöbeti tutulması teklif edildi. ama yürütme kurulu kılını bile kıpırdamadı. ne yazık ki, çok geçmeden fesih yasemin’i, ferzad kemanger ve adlarını şimdi hatırlayamadığım başka gençler idam edildi. biz koca parti, iran’da recm ve ölüm cezasına çarptırılan sakine aştiyan’ın avukatı kadar bile olamadık. sakine aştiyan’ın avukatı bütün dünyayı ayağa kaldırdı. faşist molla rejimi dünyadan yükselen tepkiler karşısında verdiği ölüm cezasını infaz edemiyor. ama ihsan fetahiyan, fesih yasemin’i, ferzad kemanger ve öteki gençler vince asılarak idam edildiğinde dünya ölü sessizliğine büründü. ne acıdır ki, dünya gibi partimiz de olabildiğince sessiz, tepkisiz ve edilgendi. iran’da sorgu sırasında konuşmamak için dilini koparan metin ercan’ın ölümle karşı karşıya olması acaba kaçımızı ilgilendirdi ve rahatsız etti? idamlardan sonra iran cumhurbaşkanı mahmut ahmedinejad ankara’ya geldi. geldi, hükümet tarafından el üstünde ağırlandı, bizim vergilerimizle yedi, içti ve mutlu bir şekilde ülkesine döndü. biz, türkiye’deki bir avuç uygur türkleri kadar bile olamadık. çin başbakanı türkiye’ye gelince, uygur türkleri protestoları ile dünyayı ayağa kaldırdılar. gelgelelim bir halkı temsil ettiğini söyleyen bizler, faşist ahmedinejad’a karşı kılımızı bile kıpırdatmadık. ne de olsa orada idam edilen gençler bizim çocuklarımız değildi!

    açıktır ki, biz devrim partisi değil seçim partisi olduk. bu haliyle birkaç ay sonra yapılacak seçimde 150-200 milletvekili çıkarsak bile devlete ve hükümete adım attıran bir güç olmayacağız. çünkü biz epeyce bürokratlaştık; mücadele ederek ve kurumlaşarak haklarımızı tesis etmek gibi bir siyasal gelenek yaratmadık, yaratmak istemedik. bu haliyle seçimden sonra tekrar silahlar patlayacak, siyaset yeniden kana bulanacak. bunun devletten sonra ikinci derecede sorumlusu da biz olacağız. 

    11- diyarbakır ağır ceza mahkemesi’nin tutuklu kürt siyasetçilere uyguladığı kürtçe yasağı bıçağın kemiğe dayandığı yerdir. biz parti olarak bu arkadaşlarımızı kaderleri ile baş başa bıraktık ne yazık ki; etkili projelerle onlara sahip çıkmadık. bizim etkisizliğimiz yüzünden savcılar o kadar umursamaz ve rahattı ki, davayı ancak bir buçuk yılda açtılar. şimdi de kürtçe’yi yasakladılar. peki biz ne yapıyoruz? biz diyarbakır’a gidiyoruz, basına demeç veriyoruz. bıçağın kemiğe dayandığı bu cebelleşmede ya bıçak kırılacak ya da kemik. aslına bakılırsa bu davayla özgürlükler için çok iyi bir fırsat doğmuş bize. kefenlere bürünerek yüz binler halinde pasaportsuz, kimliksiz maxmur’a, oradan da dünyanın sınır kapılarına dayanmalıyız; gerektiğinde o gümrük kapılarında aylarca bekleyip aç susuz on binlerce ölebilmeliyiz. özgürlüklere ancak böyle militan bir toplumsallıkla ulaşabiliriz; gerisi boştur, hayaldır, zaman kaybıdır. unutulmasın ki, hapishanelerdeki insanların canları ve özgürlükleri bize emanettir. 

    değerlendirileceği gibi, bugün tarihi bir kavşaktayız. bu kavşakta hızlı düşünüp hızlı karar vermek durumundayız. ya hükümetin sürdürdüğü kör siyaseti o alışılmış sonuçsuz tepkilerle karşılayıp seçim partisi olacağız ya da bu altın fırsatı değerlendirip bu kanlı düğümü çözeceğiz. 

    konuşmamız gereken mesele, yıllardır sürdürdüğümüz politik tarzımızı değiştirip değiştirmeyeceğimiz meselesidir. politik tarzımız temel değişimlere uğramadıkça, kimse kusura bakmasın, olduğumuz durakta daha çok bekleyeceğiz. oturup döneme denk düşen yeni bir politik tarz üzerinde uzun uzun tartışmalıyız. siyasal sonuçlar elde etmek için neler yapabiliriz, bunu tartışmalıyız. kimse tembelliğini ve siyasal darlığını başkasının arkasına saklanarak örtmeye kalkışmasın. kimse bir yerlere sığınarak kendisini yaşatmasın. aslında böyleleri güç vermekten ziyade ayak bağıdır. siyaset, dengeleri lehe değiştirme dirayeti ve ustalığıdır. hele bizim siyasetimiz kavrayıcı bir akıl, çelikten bir sakınmasızlık ve uzun öngörü isteyen bir iştir. devrimci siyasetçi mazeret aramaz ve yakınmaz, iş üretir; en ümitsiz zamanlarda bile ümidin sesidir ve yenilgilerden zaferler yaratan kişidir.

    doğada, sağlıkta ve insan ilişkilerinde bile sonuç vermeyen yöntemler terk edilir. gözümüze kullandığımız bir merhem rahatsızlığımızı gidermiyorsa o damlayı değiştiririz. siyasette de böyledir, mücadele yöntemlerimiz sonuç vermiyorsa yöntemlerimizi zaman kaybetmeden gözden geçirmek zorundayız. yoksa kendi kendimizi tekrarlamaya ve kan kaybetmeye başlarız. 

    ben bilmiyorsam lütfen siz söyleyin; bizim hükümeti sıkıştıracak kaç projemiz var? hükümeti hangi konuda kıskaca alabildik? geride bıraktığımız dört yıl içinde hükümeti sallayan hangi pratiği sergileyebildik? yaşanmakta olan devrimci duruma ve arkamızdaki büyük halk desteğine rağmen hükümete hangi demokratik adımı attırabildik? bir tek örnek gösterebilir miyiz?

    dediğim gibi şimdiki politik tarzımız değişmeden sürerse, medyada haber olmaktan başka bir şey olmayız. o zaman da etkileyen, değişime zorlayan, değiştiren ve baskıları gerileten bir güç çıkmaz ortaya. sayıları neredeyse iki bini bulan partili arkadaşımız hala cezaevinde ise, bunda bizim caydırıcı bir güç olmayışımızın çok etkisi vardır. siyasetin anayasası güçtür. gücünüz yoksa her türlü haksızlığa açık hale gelirsiniz. 

    ama…tarzımızı demokratik radikalizm ve her alanda kurumlaşma yönünde değiştirirsek şimdi hayal bile edilmeyen değişim ve dönüşümlere imza atabiliriz. şu sözümü ister bir eleştiri, ister bir sitem olarak kabul edin: değişim isteyen bu diri potansiyel başka bir ülkede olsaydı devrim olurdu. ama bizde olmuyor. peki neden? işte soracağımız ve cevabını mutlaka bulmamız gereken soru budur. 

    zaman düğümü çözme zamanıdır. iç ve dış dengeler elverişlidir. gelgelelim merkez yürütme kurulumuz bu tarzı ve kapasitesi ile bu büyük dönüşümü gerçekleştiremez, başaramaz. 

    tüm bu nedenlerle yürütme kurulu’nun istifa etmesi ve aralık ayı içinde seçimli kurultay toplanması tarihi bir ihtiyaç ve ödev haline gelmiştir. bu yaşamsal kararı alacağınızı ümit eder, saygılar sunarım. 

    1 aralık 2010”
    yazı sonlanırken… başlıkta sorduğum sorunun cevabının ne olduğu ortada. yaşamanın zor olduğu toprakları yaşanılır kılmak için hayatlarını ortaya koyan insanların hayatlarına reva görülenler de ortada…
    bu daha başlangıç, mücadeleye devam… sloganını ancak ihsan fetahiyan, seyda perinçek, mahmut alınak gibi insanlar slogan olmaktan çıkarıp gerçek kılıyorlar, kılmaya da devam edecekler…

     
  5. Plays: 106

    sesiyle dünyanın son 25 senesini ifade eden bir adam damon albarn; sovyetler dağılırken de bir çok evden umursamazca onun sesi yükseliyordu, körfez savaşı patladığında da radyolarda onun sesi vardı. türkiye, koalisyon hükümetleriyle 90ları tüketirken, depresif çocuklar evde blur dinlemeye devam ediyorlardı… ikiz kuleler, canlı yayında dünya’nın gözü önünde yıkılırken blur değil de gorillaz’dı bu sefer ismi ama ses yine aynıydı, değişmiyordu… hatta körfez savaşı’ndan sonra hızını alamayan amerika, tekrar ırak’a girdi, başbakanlar değişti, diktatörler yıkıldı, damon albarn’ın sesi bir kafeden, bir radyodan, bir hoparlörden yankılanmaya hep devam etti. bu kadar kirli, çirkin, mikrop bir dünya’da ‘iyi şeyler de var’ın habercilerinden biri damon albarn. sene 2014, 1 hafta sonra ilk solo albümünü çıkarıcak… dünya’da iyi şeyler de var.

     
  6. Plays: 78

    ace reporter, amerika’dan naif sesli bir indie/popçu. köşesinde durmuş vaziyette, keşfedilmeyi bekleyen sesini duydum, beğendim. (gülücük)